Türkiye cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın BM 74. Genel Kurulu Konuşması ve Tam Metni

Erdoğan'la Türkçe Öğren- Learn Turkish with Erdogan

 

 

Sayın Başkan,

Değerli Devlet ve Hükümet Başkanları,

Sayın Genel Sekreter,

Kıymetli Delegeler,

Sizleri şahsım ve milletim adına saygıyla selamlıyorum. Geçtiğimiz yıl boyunca yürüttüğü başarılı çalışmalar dolayısıyla Sayın Espinosa’ya teşekkür ediyorum. Genel Kurul Başkanlığını devralan Sayın Muhammed Bande’yi de gönülden tebrik ediyorum. Genel Kurul Toplantısının dünya ve insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Değerli Delegeler,

Bugün dünyamız küresel düzeyde adaletsizliğin yol açtığı pek çok sorunla ve sancıyla yüz yüzedir. Medeniyetimizin büyük âlimi Hazreti Mevlana, adaleti, hakları ve ödevleri gerektiği gibi paylaştırarak, herkese hakkını vermek olarak ifade ediyor. Bugün dünyamızda ne hakların, ne de sorumlulukların gerektiği gibi paylaşılmadığı ortadadır. Adaletsizlik ise istikrarsızlığı, güç mücadelelerini, krizleri, israfı beraberinde getiriyor. Halbuki şu an içinde bulunduğumuz kurum İkinci Dünya Savaşı sonrası işte bu adaletsizliği ortadan kaldırmak amacıyla kurulmuştu. Oysa bugün uluslararası camia geleceğini tehdit eden terör, açlık, sefalet, iklim değişikliği gibi sorunlara kalıcı çözüm üretme kabiliyetini giderek yitiriyor.

Genel Kurul’un bu yılki temasının yoksulluğun ortadan kaldırılması, kaliteli eğitim, iklim değişikliğiyle mücadele ve kapsayıcılık için çok taraflı çabaların canlandırılması olarak belirlenmesi elbette isabetlidir. Ancak asıl önemli olan, hep birlikte neler yapabileceğimizdir. Dünyanın bir tarafı yüksek refah seviyesi ve lüks içinde hayatını sürdürürken, diğer tarafta açlığın, sefaletin, cehaletin kol gezmesi kabul edilemez. Dünyanın şanslı bir azınlığı dijital teknolojiyi, robotları, yapay zekâyı, obeziteyi tartışırken, iki milyarı aşkın insanın yoksulluk, bir milyara yakın insanın açlık sınırının altında yaşıyor olması çok acıdır. Şayet her birimiz güvende değilsek, hiçbirimizin güvende olmayacağı gerçeğine sırtımızı dönemeyiz.

Bu kürsüden yıllardır insanlığın kaderinin sınırlı sayıdaki ülkenin ihtiyarına bırakılamayacağını söylüyorum. Burada sizlerin huzurunda tekrar ediyorum, ‘dünya beşten büyüktür’.

Zihniyetimizi de, kurumlarımızı da, kurallarımızı da değiştirme zamanı çoktan gelmiştir. Nükleer güç sahibi ülkeler ile buna sahip olmayan ülkeler arasındaki adaletsizlik dahi tek başına dünyanın dengelerini bozmaya yetiyor. Nükleer silahlara sahip olanların nükleer silahı olmayanları özellikle tehdit ediyor olması anlamlıdır. Nükleer güce dayalı kitle imha silahlarının tümden yok edilmek yerine, her krizde bir koz olarak ortaya konması herkes gibi bizi de rahatsız ediyor. Bu güç ya herkes için yasak, ya herkes için serbest olmalıdır. Gelin insanlığın tamamının huzurlu geleceği için bu sorunu bir an önce adalet temelinde bir çözüme kavuşturalım.

Dakikada 13 kişinin hava kirliliğinden öldüğü, küresel ısınmanın dünyamızın geleceğini tehdit ettiği bir dönemde bu sorunlara hiçbirimiz bigane kalamayız. İlk iş olarak, Birleşmiş Milletler’in potansiyelini ve etkinliğini güçlendirmeliyiz. Özellikle Güvenlik Konseyi’nde adalete ve hakkaniyete uygun köklü reformları derhal gerçekleştirmeliyiz.

Türkiye, girişimci ve insani dış politika anlayışıyla tüm dünyayı ve insanlığı kucaklayan sorunlara adil çözümler bulmak için çabalayan bir ülkedir. Dünyanın en cömert insani yardım yapan ülkesi, en fazla yerlerinden edinmiş kişiyi kabul eden devleti unvanlarımız boşuna değildir. Bu politikanın somut bir başka örneğini, üçüncüsünü 2020 yılında ülkemizde düzenleyeceğimiz Afrika Birliği-Türkiye Ortaklık Zirvesi’yle sergileyeceğiz.

Bu salondaki tüm ülkeleri, adalet, ahlak, vicdan esası üzerine bina ettiğimiz politikalarımıza ve girişimlerimize destek vermeye devam ediyorum.

Değerli Delegeler,

Suriye, bugün insanlığın vicdanını yaralayan ve küresel adaletsizliğin adeta sembolü haline gelen bir coğrafya durumundadır. Bu ülkede 2011’den beri yaşanan kriz, rejim ve terör örgütleriyle onu cesaretlendiren güçler tarafından ısrarla sürdürülmeye çalışılıyor. Yaklaşık bir milyon insanın ölümüne, 12 milyonu aşkın insanın yerinden edilmesine, bunların yarısının da ülke dışında yaşamak zorunda kalmasına yol açan Suriye krizini artık sona erdirmenin zamanı gelmiştir.

Türkiye, DEAŞ tehdidinden en çok zarar gören ülkedir. Bu örgüt bir yandan sınırlarımızı taciz ederken, diğer yandan çeşitli şehirlerimizde gerçekleştirdiği ve yüzlerce vatandaşımızın hayatını kaybettiği canlı bomba eylemleriyle doğrudan kalbimize saldırmıştır. Suriye’de DEAŞ’a karşı ilk ve en ciddi darbeyi vuran ülke Türkiye’dir. Fırat Kalkanı Harekatıyla yaklaşık 3 bin 500 DEAŞ’lıyı etkisiz hale getirerek örgütün Suriye’deki çöküş sürecini biz başlattık. Dünyanın dört bir yanından DEAŞ’a katılmak üzere harekete geçen teröristleri tespit etme, ülkemize giriş yasağı koyma, sınır dışı etme konusunda da yine en önde biz geliyoruz.

Öte yandan, bugün Türkiye milli gelire oranla dünyanın en fazla insani yardımda bulunan ülkesi. Çatışma, açlık ve zulümden kaçan beş milyon sığınmacıya biz ev sahipliği yapıyoruz. Bir başka ifadeyle, Türkiye’de Amerika’daki 29 eyaletin tek tek her birinin nüfusundan daha fazla sığınmacı bulunuyor. Ülkemizdeki sığınmacıların 3 milyon 650 binini komşumuz Suriye’den gelenler oluşturuyor, yani şu an New York şehir nüfusunun yarısı kadar Suriyeli kardeşimizi topraklarımızda misafir ediyoruz. Son sekiz yılda sığınmacılar için 40 milyar dolar harcama yaptık. Peki, Türkiye’ye gelen bir şey var mı? Onu da söyleyeyim; Avrupa Birliği’nden şu ana kadar bize gelen destek, bu da bizim milli bütçemize değil, sadece uluslararası kuruluşlar vasıtasıyla bu destek AFAD’a, Kızılay’ımıza geliyor, o da şu an itibariyle üç milyar avrodur.

Ülkemize gelen sığınmacılardan 365 bini Suriye’de güvenli hale getirdiğimiz bölgelere geri döndü. Nereye? Cerablus’a. Suriyeli sığınmacıların yarıya yakını 18 yaşın altındadır, ülkemiz topraklarında doğan Suriyeli çocuk sayısı ise 500 bine yaklaşmıştır. Biz bunlara sadece barınma değil, eğitim, sağlık başta olmak üzere her türlü imkanı sağlıyoruz. Buna karşılık, dünya canlarını kurtarmak için çıktıkları yolculukları ya Akdeniz’in karanlık sularında, ya da sınırlara gerilen tel örgülerin önlerinde sonlanan milyonlarca mazlumu maalesef çok çabuk unuttu. Özellikle işte gördüğünüz gibi Aylan bebeği dünya çok çabuk unuttu. Unutmayın ki, bir gün ola ki aynı durum sizlerin de başına gelebilir. Çünkü Aylan bebekler bir değil binler, milyonlar, bütün bunlara karşı tedbirimizi almak durumundayız.

Sadece bu yılın ilk sekiz ayında 32 bin düzensiz göçmeni denizlerde boğulmaktan kurtardık. Yine bu yılın ilk sekiz ayında Suriyeliler dışındaki 58 bin düzensiz göçmeni ülkelerine geri gönderdik. Buna rağmen, diğer bölgelerden gelenlerle birlikte bugün Türkiye, beş milyon mazlumu topraklarında barındıran bir ülke durumundadır. Sığınmacılar için fedakârca yürüttüğümüz bu çalışmalarda maalesef tek başımıza bırakıldı. Suriye’de ne rejimin, ne PKK-YPG’nin, ne de DEAŞ’ın kontrolündeki yerlere geri dönüş olmuştur, bu ülkeden kaçanların geri döndüğü tek yer Türkiye’nin güvenli hale getirdiği bölgelerdir.

Bugün Suriye’deki insani krizin çözümünde dikkatle üzerine eğilmemiz gereken önümüzde 3 önemli husus vardır.

Birincisi; Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasi birliğinin tesisi konusunda kritik bir süreç olarak gördüğümüz anayasa komitesinin etkin ve verimli bir şekilde çalıştırılmasıdır. Geçtiğimiz hafta başında Rusya ve İran’la birlikte bu konuda Ankara Zirvesi’nde aldığımız kararla çok önemli bir başarıya imza attık. Suriye’de kalıcı siyasi çözüme ulaşıldığında bu ülkenin toprak bütünlüğü de kendiliğinden tesis edilmiş olacaktır.

İkinci önemli husus; İdlib’deki muhtemel katliamların ve yaklaşık 4 milyon kişilik potansiyel göç dalgasının önüne geçilmesidir. Bu konuda Rusya ile Soçi’de vardığımız mutabakat birtakım aksiliklere rağmen hala geçerliliğini korumaktadır. Türkiye’nin yeni bir göç dalgasını daha karşılamaya ne tahammülü, ne de imkanı vardır. Bu sebeple İdlib’de güvenliğin ve istikrarın sağlanması hususunda tüm ülkelerin Türkiye’nin çabalarına destek vermesini bekliyoruz.

Üçüncü önemli konu, Suriye’nin dörtte birini işgal eden ve sözde Suriye Demokratik Güçleri adıyla meşrulaştırılmaya çalışılan Fırat’ın doğusundaki PKK-YPG terör yapılandırılmasının ortadan kaldırılmasıdır. Tüm terör örgütlerine aynı mesafeden bakan bir anlayışı yerleştirmeden Suriye meselesine kalıcı çözüm bulamayız.

Amerika Birleşik Devletleri ile burada bir güvenli bölge oluşturulması konusundaki görüşmelerimiz sürüyor. Niyetimiz, ilk etapta 30 kilometre derinliğinde ve 480 kilometre uzunluğunda bir barış koridoru tesis ederek burada 2 milyon Suriyelinin iskânını sağlamaktır. Şu görülen bizim sınırımızdır ve aşağıda da derinliğine olan bölge budur. Şu güvenli bölge ilan edildiğinde bu güvenli bölgeye biz rahatlıkla 1 milyon ila 2 milyon arasında göçmeni, mülteciyi yerleştirme şansına sahibiz. Burada gerek Amerika, gerekse koalisyon güçleri, Rusya, İran, hep birlikte el ele vermek suretiyle bu güvenli bölgede bu mültecileri çadır kentlerden çıkartıp, konteyner kentlerden çıkartıp buraya yerleştirebiliriz. Bunun adımlarını birlikte atmak lazım, bunu tek başına Türkiye kaldıramaz.

Şayet bugün bu noktada da bir adım atmamız lazım. Bu bölgenin derinliğini Deyrizor-Rakka hattına kadar indirebilirsek, ülkemizden, Avrupa’dan ve dünyanın diğer bölgelerinden kendi topraklarına geri dönecek Suriyeli sayısını üç milyona kadar çıkartabiliriz.

Gerçekleştirmekte kararlı olduğumuz bu konuda Türkiye olarak gerekli hazırlıkları yapmaya başladık. Ülkemizin öncülüğünde, Lübnan, Irak ve Ürdün’ün de katılımıyla bu çerçevede bir uluslararası konferans planlıyoruz. Aralık ayında Cenevre’de gerçekleştirilecek olan ve eşbaşkanlığını üstleneceğimiz Küresel Mülteci Forumu’nun başarısına da önem veriyoruz. Güvenli bölgelere dönüşleri desteklemek için Birleşmiş Milletler öncülüğünde bir bağışçılar konferansı düzenlenebileceğini de düşünüyoruz.

Geçtiğimiz yıl Birleşmiş Milletler’de kabul edilen küresel göç mutabakatı ve mültecilere ilişkin küresel mutabakatın da etkin şekilde işletilmesine ihtiyaç vardır.

Suriye’de hakka, hukuka, vicdana uygun şekilde sağlayacağımız istikrar ve güven ortamı, komşusu Irak’ı da hem DEAŞ, hem PKK tehdidi bakımından rahatlatacaktır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurul salonundan tüm dünyayı Suriye’deki bu insani krizi durdurmak için inisiyatif almaya, çabalarımızı desteklemeye davet ediyorum.

Değerli Delegeler,

Akdeniz Havzası Suriye krizinin tetiklediği göçmen trajedileri yanında, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler nedeniyle daha başka sorunlarla da karşı karşıyadır. Kıbrıs meselesi 50 yıldan uzun süredir devam eden müzakerelere rağmen Rum tarafının uzlaşmaz tavrı sebebiyle çözüme kavuşamamıştır. Rum tarafı Kıbrıs Türkleriyle siyasi gücü ve refahı paylaşmayı reddeden, adaletsiz ve hakkaniyetsiz bir dayatma siyaseti izliyor. Türkiye, derin tarihi ve kültürel bağlara sahip olduğu Kıbrıs Türk halkının uluslararası anlaşmalara dayalı garantörüdür, aynı şekilde Yunanistan garantörüdür, aynı şekilde İngiltere garantörüdür. Kıbrıs’taki sorunun sıfır güvenlik, sıfır garanti şartıyla çözüleceğini ileri sürenlerin en başından kötü niyetli oldukları ortadadır. Türkiye olarak Kıbrıs Türk Halkının güvenliğini ve haklarını teminat altına alan bir çözüm bulunana kadar çaba göstermeye devam edeceğiz.

Diğer taraftan, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarını kazan-kazan anlayışıyla önemli bir iş fırsatı olarak görüyoruz. Bölgedeki bazı ülkeler ise bizim bu makul tavrımıza rağmen tek taraflı adımlarla enerji kaynaklarını birer sorun ve çatışma alanı haline dönüştürmeye çalışıyor. Doğu Akdeniz’de hem Türkiye’nin, hem de Kıbrıs Türk halkının meşru hak ve çıkarlarını sonuna kadar koruyacağız. İş birliğini ve adil bir paylaşımı esas alan her türlü teklife ise kapımız sonuna kadar açık olmaya devam edecektir.

Akdeniz’in bir diğer kritik bölgesi olan Libya’da da halkın özgür iradesine dayalı demokratik bir yönetimin tesisiyle ülkede güvenliğin ve istikrarın sağlanması konusunda gayret gösteriyoruz.

Libya’nın siyasi ve ekonomik açıdan güçlenmesi hem Kuzey Afrika’yı, hem de Avrupa’yı rahatlatacaktır. Bu ülkedeki çözümün Libya halkının tercihlerine saygı gösterilmesinden geçtiğine inanıyoruz.

Yemen’e ve Katar’a yönelik müdahaleler hem insani, hem ekonomik olarak ağır sonuçlar doğurmuştur. Petrol üretim tesislerine saldırılar nedeniyle yeniden alevlenen bölgedeki krizin bir an önce çözülmesi herkesin özlemidir.

Geçtiğimiz yıl hunharca katledilen gazeteci Cemal Kaşıkçı hala mahkeme, yargı bu süreci neticelendirmemesi sebebiyle ülkemizin de özellikle içinde cereyan eden bu olayın takipçisi olacağımızı özellikle ifade etmek isterim.

Ve burada tabi bir diğer durum da, özellikle Mısır’ın seçilmiş Cumhurbaşkanının özellikle mahkeme salonunda, evet, çırpınarak ölmesi ve neticesinde ailesinin defnine bile müsaade edilmemesi de içimizde kanayan bir yaradır. Bölgenin adalete ve hakkaniyete olan derin ihtiyacının adeta birer sembolü olmuştur.

İran’ın faaliyetleriyle ilgili tartışmaların ve bu ülkeye yönelik tehditlerin de bir an önce rasyonel bir zeminde çözüme kavuşturulmasını temenni ediyoruz.

Değerli Delegeler,

Bugün dünyamızda adaletsizliğin en çok yaşandığı yerlerden birisi İsrail işgali altındaki Filistin topraklarıdır. Daha birkaç gün önce sokaktaki masum bir Filistinli kadının İsrail güvenlik güçleri tarafından alçakça öldürüldüğü görüntüler bile vicdanları harekete geçiremiyorsa artık sözün bittiği yerdeyiz demektir.

Ben merak ediyorum, bu İsrail neresidir? Acaba bu İsrail’in toprakları nereleri kapsıyor? 1947 de İsrail neresiydi, bunun ardından acaba 1949, 1967’de İsrail neresiydi ve şu anda İsrail neresi? Bakınız sene 1947, neredeyse burada İsrail yok gibi, tamamı Filistin. Sene 1947, paylaşım planı var ve Filistin küçülüyor, İsrail büyüyor.

Geliyorum 1967’ye 1949’la birlikte, buyurun İsrail büyüyor, Filistin küçülüyor. Ve geliyorum bugüne, güncel durum şu: Artık adeta Filistin yok, neredeyse tamamına yakını İsrail. İsrail doyuyor mu? Hayır, doymuyor. İsrail şimdi de kalanını almanın gayreti içerisinde. Peki, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, Birleşmiş Milletler’in İsrail’le almış olduğu bunca kararlar var, bu kararlar uygulamaya geçiyor mu? Hayır, geçmiyor. Peki, o zaman Birleşmiş Milletler ne işe yarıyor? O zaman bu çatının altında bizler aldığımız kararla tesirli olamıyorsak, adalet nerede temerküz edecek? İşte sıkıntımız burada.

Mevcut İsrail yönetimi bu cinayetlerinin yanında, Gazze’deki insanlık dışı abluka, yasadışı yerleşim faaliyetleri, Kudüs’ün tarihi ve hukuki statüsüne yönelik saldırıları gibi eylemleriyle uluslararası hukukun ötesinde insanlığın tüm değerlerini ayaklar altına alıyor. Türkiye olarak bizim bu konudaki tavrımız nettir, çözüm; 1967 sınırları temelinde Başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve mütecanis topraklara sahip bir Filistin Devleti’nin bir an önce kurulmasıdır. Bunun dışındaki herhangi bir barış planın adil olma, kabul edilme ve uygulanma şansı yoktur.

Birleşmiş Milletler kürsüsünden soruyorum, İsrail Devleti’nin sınırları neresidir, 1948 sınırları mıdır, 1967 sınırları mıdır, yoksa daha başka bir sınırı mı vardır? Tıpkı işgal edilen diğer Filistin toprakları gibi Golan Tepeleri ve Batı Şeria’daki yerleşim yerleri bu devletin sınırları içinde değilse, nasıl oluyor da dünyanın gözü önünde gasp edilebiliyor?

Yüzyılın Anlaşması olarak takdim edilen girişimin amacı Filistin Devleti’nin ve halkının mevcudiyetini tamamen ortadan kaldırmak mıdır? Bunlar dünyayı kana mı bulamak istiyorlar?

Birleşmiş Milletler başta olmak üzere, uluslararası camianın tüm aktörleri Filistin halkına vaatlerin ötesinde somut destek vermelidir. Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli mülteciler için Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın çalışmalarının etkin şekilde sürdürülmesi bu bakımdan çok önemlidir.

Türkiye, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da mazlum Filistin halkının yanında yer almaya devam edecektir.

Dünyamızın adil ve huzurlu geleceği için bir başka konu, Güney Kafkasya’nın dünyanın sorunlu bölgelerinden biri olmaktan çıkartılmasıdır. Azerbaycan torağı olan Yukarı Karabağ ve çevresinin alınmış kararlara rağmen halâ işgal altında tutulması kabul edilemez bir durumdur.

Uluslararası toplumun halâ yeterince ilgi göstermediği sorunlardan biri de 72 yıldır çözülemeyen Keşmir ihtilafıdır. Güney Asya’nın istikrarı ve refahı Keşmir meselesinden ayrı düşünülemez. Şu anda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, Birleşmiş Milletler’in almış olduğu karara rağmen Keşmir adeta abluka altında ve sekjz milyon insan Keşmir’den ne yazık ki dışarı çıkamıyor. Keşmirlilerin, Pakistanlı ve Hintli komşularıyla birlikte güvenli bir geleceği bakabilmeleri için buradaki sorunun çatışma değil, adalet ve hakkaniyet temelinde diyalogla çözümü şarttır.

Dünyanın bigane kaldığı konulardan biri de Müslüman Rohingyaların karşı karşıya oldukları insanlık trajedisidir. Birleşmiş Milletler bünyesinde kurulan Bağımsız Araştırma Komisyonu Myanmar’ın Arakan eyaletinde yaşanan olayların gerisinde soykırım niyeti olduğunu kayıt altına almıştır. Türkiye, Rohingyaların güvenlik ve temel haklarının sağlanmasına yönelik girişimleri ilk günden beri sürdürdü, insani yardım faaliyetlerine devam edecektir.

Afganistan’da yaklaşık 40 yıldır kesintisiz süren işgaller, çatışmalar ve terör faaliyetleri küresel düzeyde sorunlara yol açmıştır. Artık bu kadim coğrafyanın huzura ve güvenliğe kavuşmasının vakti gelmiştir. Uluslararası toplum olarak hep birlikte bu konuda sorumluluk üstlenmeli, çaba göstermeliyiz.

Değerli Delegeler,

Günümüzde küresel barış ve huzura en büyük tehditlerden biri de ırkçı, yabancı düşmanı, ayrımcı ve İslam karşıtı eğilimlerdeki yükseliştir. Müslümanlar nefret söylemine, kutsal değerlerine hakarete, ayrımcılığa maruz kalanlar arasında ilk sırada yer alıyor. Geçtiğimiz Mart ayında Yeni Zelanda’nın Christchurch şehrinde vuku bulan terör saldırısı bunun en çarpıcı örneğidir.

Yeni Zelanda’da Müslümanları hedef alan terör saldırısı ne kadar yanlışsa, Sri Lanka’da Hıristiyanları veya Amerika’daki Yahudileri hedef alan terör eylemleri de o kadar yanlıştır. Bu hastalığın adeta bir çılgınlık haline dönüşmesinin birçok sorumlusu vardır. Sorumluların en başında bu tür eğilimleri tahrik ederek oy kazanmaya çalışan popülist siyasetçiler ile ifade özgürlüğü bahanesiyle nefret söylemlerini normalleştiren çevreler geliyor. Göçmenlere, özellikle Müslümanlara cehalet ve önyargıyla yaklaşan, onları ötekileştiren herkes bu hastalıklı akımların yükselişine çanak tutuyor. Bu bela ancak ortak irade ve çabalarımızla defedilebilir.

Tepkimizi hoşgörüyü esas alan kapsayıcı bir söylem ve somut önlemlerle ortaya koymak biz devlet adamlarının en önemli görevidir. Bu kapsamda Sayın Genel Sekreter geçtiğimiz günlerde kuruluşuna öncülük ettiğimiz Medeniyetler İttifakı tarafından hazırlanan dini mekânların korunmasına yönelik eylem planını açıkladı. Planın bu konudaki farkındalığın arttırılmasına yardımcı olmasını temenni ediyorum.

Buradan Christchurch saldırısının gerçekleştiği 15 Mart’ın Birleşmiş Milletler tarafından İslam düşmanlığına karşı uluslararası dayanışma günü olarak ilan edilmesi çağrısında bulunuyorum.

İslam dünyasını da Sünni-Şii ayrımı başta olmak üzere kendi iç kavgalarının zeminini oluşturan ve esasen siyasi çıkar çatışmalarının aracı olarak kullanılan hususlarda derin bir muhasebeye davet ediyorum.

Değerli Delegeler,

Ülkemiz kadim dünyanın merkezinde yer alan bir coğrafya olarak hem Doğu’nun, hem Batı’nın insani birikiminin varisidir. Dolayısıyla her iki dünyadaki gelişmeleri de yakından takip etmek, sorumluluk üstlenmek, inisiyatif kullanmak mecburiyetindeyiz.

Bugün burada sadece bir kısmını ifade edebildiğim kriz başlıklarının tamamından doğrudan veya dolaylı etkilenen bir ülke olarak insanlığa karşı sorumluluklarımızı yerine getirmeye devam edeceğiz.

Adalet, ahlak, vicdan temelinde yeniden yapılandırılacak bir Birleşmiş Milletler ve özellikle de Güvenlik Konseyi insanlığa yeniden umut verecektir. Türkiye olarak bu konuda atılacak her adımı desteklemeye, buna katkı vermeye hazırız. Bu anlayışla, 75. Genel Kurul Başkanlığı görevine talibiz. Bu önemli görev için Avrupa Birliği eski Bakanı ve halen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Dışişleri Komisyonunun Başkanı Büyükelçi Volkan Bozkır’ı aday gösterdik. Tecrübeli bir diplomat ve siyasetçi olan Sayın Bozkır’ın bu sorumluluğu başarıyla yürüteceğine olan güvenim tamdır. Sizlerin de kendisine desteğinizi esirgemeyeceğinize inanıyorum.

Hali hazırda Birleşmiş Milletler’in çeşitli ajanslarının bölge yönetimlerine ev sahipliği yapan en büyük şehrimiz İstanbul’u da çok daha kapsamlı bir Birleşmiş Milletler merkezi haline getirmek istiyoruz.

En az gelişmiş ülkeler için Birleşmiş Milletler Teknoloji Bankası geçtiğimiz yıl İstanbul yakınlarında faaliyete geçti.

Geçen yıl bu kürsüden gündeme getirdiğim İstanbul’da Birleşmiş Milletler Gençlik Merkezi kurulması önerimize aldığımız olumlu ve teşvik edici yaklaşımdan da memnuniyet duyuyoruz.

Eşbaşkanı olduğumuz Birleşmiş Milletler Arabuluculuk Dostlar Gurubu’nun üye sayısı da 59’a ulaştı. Bu girişimi, Birleşmiş Milletlerden sonra Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve İslam İşbirliği Teşkilatı bünyesine de taşıdık. Karşı karşıya olduğumuz her küresel meselede adil, hakkaniyetli, vicdanlı çözümler bulabileceğimizin mümkün olduğuna inanıyorum.

Sözlerime şu temennilerle son veriyorum: Herkes için özgürlük, herkes için barış, herkes için refah, herkes için adalet, herkes için huzurlu ve güvenli bir gelecek.

74. Genel Kurul çalışmalarının başarılı geçmesini diliyorum, hepinizi şahsım ve milletim adına saygıyla selamlıyorum.

 

Yorum ekle


RizVN Login
Scroll to top